Ana içeriğe atla

Güneş Nasıl Yanıyor (!)

 


  Üzerinden biraz zaman geçen bir anım var ve bu anımdan yola çıkarak da sizlere din ve politakadan ayrıca ilişkilerden uzak daha bilimsel bir olaydan bahsetmek istiyorum. Evet. Konumuzda tam olarak güneşin “yanması” (!) ...


  İlk önce siz değerli okuyucularımı merakta bırakmıyor ve yaşadığım o anımı anlatmak istiyorum. 


  Bir gün dershanede öğle arasında iken yemek yemek için burgerking’e gitmiştim. Sonrasında yemek siparişimi verdim sonra yemeğimi aldım ve üst kata çıkıp bir masaya oturdum. 

Bu noktoda bir kamu spotu yapmak istiyorum izniniz ile. AVM gibi yerlerde veya burgerkin gibi yerlerde bazı kişiler yemek siparişini verdikten sonra oldukları yerlerde bekliyorlar. Eğer bunu okuyan evet sen de bunu yapıyorsan şunu bil ki yapmasan iyi olur çünkü arkanda sıra bekleyen kişilere engel oluyorsun. Siparişini verdikten sonra biraz uzaklaşıp yemeğinin hazırlanmasını bekleyebilirsin. 

Evet kusura bakmadıysanız kaldığımız yerden devam edelim. Yemeğimi aldım masaya geçtim oturdum yiyorum. Ve benden biraz uzakta başka bir masada oturan iki genç arkadaş daha var onlar da beraber yemek yiyorlar. Yemeğin sonlarına  doğru bu arkadaşlardan birisi Güneşin Yanmasıyla alakalı bir muhabbet açtı. Anlattığı şeyi size birebir aktarmam mümkün değil ancak elimden geldiğince bunu yapmaya çalışcağım. Kişiler arasında geçen konuşma:


Montlu: “Hani dünyada bir şeyi yaktığımız zaman yakılan şeyin yanabilmesi için oksijen gerekli ya hani.”

Şortlu: ...(yemek yiyior)

Montlu: “İşte. Msela diyelim ki bir odunu yakmak istiyoruz, veya bir mumu yakıyoruz mumun eğer etrafını hava almayacak şekilde bir bardakla kapatırsak mum söner çünkü içerideki oksijeni tüketmiştir.”

Şortlu: ...(yemek yiyor)

Montlu: “Peki ya uzayda oksijen olmadığı halde güneş nasıl oluyorda yanabiliyor ve etrafa ısı ve ışık saçabiliyor...” 

Şortlu: ...(hala yemek yiyor)


  Bu noktadan sonra sonrasını net hatırlamıyorum fakat olay böylr başlamış ve sona ermişti. Umarım o arkadaşlarda bu yazıyı okurlar ve akıllarından geçen o “çılgın” sorunun cevabını alırlar. Başlayalım. 


  Öncelikle güneş dediğimiz cisim yanan bir cisim değildir. İlk olarak bu yanlışı düzeltmek gerek. Zaten yanıyor olsaydı muhtemelen ısısı ve ışığı bu kadar güçlü olmazdı diye tahmin ediyorum zira dünyanın önemsiz bir yerindeki önemsiz bir ateşin ısısının ve ışığının sizi etkilememesi gibi. 

    

  Eğer güneş yanmıyorsa o zaman bize ve uzaya ve diğer gezegenlere sağladığı bu enerjinin kaynağı nedir o halde? İşte bu noktadan sonra işler biraz karmaşıklaşıyor, teknikleşiyor fakat korkamayın ben size anlaşılır şekilde anlatacağım zaten çok kolay. 


 Geldiğimiz bu noktada İlk önce güneşin büyüklüğünü anlatmak önemli. Güneş dediğimiz gök cismi yani bizim sistemimizin yıldızı çok büyük, çok büyük bir cisim. Bunu aklınızda şu şekilde canlandırmak isteyebilirsiniz. Eğer güneşin içini dünyamızla doldurmak isteseydik bize 1.3 milyon tane dünya gerekirdi. Yani hüneş bu kadar devasa kocaman bir gök cismi. Yine de boyutları evrendeki diğer bildiğimiz yıldızlar ile kıyaslandığında orta ölçekte bir yıldız olarak kalıyor. Bu arada güneş sistemimizdeki en büyük cisim de güneş haliyle. 


  Şimdi elimizde çok ama çok büyük bir cisim var. Bu cismin kütlesi de çok fazla. O kadar fazla ki nasıl bizim dünyamız ay gibi bir cismi kendi etrafında döndürüyor ise güneş de koskoca bir sistemi kendi etrafında döndürüyor. Kısaca sokakta yerçekimi olarak bilinen ama fizikteki adı kütleçekim olan yasası muazzam ölçüde bu sayede 8 tane gezegeni ve sayısız gökcismini yörüngede tutabiliyor. Bu kadar kütlenin sizce bu şeyleri etrafında döndürmekten başka nasıl etkileri olabilir? 


  Nasıl ki kütleden dolayı bir çekim etkisi oluşuyorsa bu bir arada duran kütlenin kendisine de birtakım etkileri var. Güneşin merkezinde çekirdeğinde yani çok yüksek bir basınç gücü var. Kütlesi devasa olduğu için bu kütlenin uyguladığı basınç kabaca. Ağır bir şeyin altına mesela bir bidonun altına elinizi koyduğunuzda yaşadığınız o ezilme hissinin sebebi bidonun elinize uyguladığı basınçtır. İşte tıpkı bidonun elinize basınç uygulaması gibi güneşin dış katmanlarında kalan kütlesi de iç katmanlarında kalan kısımlarına devasa bir basınç uygular ve bu basınç işin kilit noktalarından birisi.


  Bu aşamaya kadar geldikten sonra güneşimizin ve diğer bilinen yıldızların çoğunun yapıtaşından bahsetmek gerekiyor. Evrende en çok bulunan o madde, evet doğru bildiniz hidrojenden bahsediyoruz. Periyodik tabloda 1 numarada bulunan bu element yani hidrojen evrende en çok bulunan elemettir ve bilinen yıldızların neredeyse hepsinin de enerji kaynağıdır. Ve hidrojen de güneşin neden yanmadığının cevabı olan diğer bileşenlerden biri. 


  Ne demiştik güneşimizde aşırı fazla bir kütle var, bu kütlenin çok büyük bir kısmını hidrojen oluşturuyor, ve bu kütlenin sebep olduğu bir basınç var. İşte bu basınç çekirdek kısmında artık öyle noktalara ulaşır ki hidrojenler artık birbirlerine takılmadan dolaşamaz hale gelirler ve birbirleriyle çarpışmaya başlarlar. Veya birbirleriyle kaynaşmaya başlarlar da diyebiliriz. hidrojen + yükte  oluşur(proton) ve bildiğiniz gibi artı yükler birbirlerini iterler. Ama güneşin kütlesinin çekirdeğinde sebep olduğu basınç hidrojenlerin birbirlerini itme kuvvetine üstün gelir ve hidrojenleri birbiriyle birleştirmeye başlar bu işlemin adına da fizikte füzyon denir.


What is Nuclear Fusion
Hidrojen izotoplarının füzyon reaksiyonu


  Füzyon: ya da nükleer kaynaşma, iki tane hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturmasıdır. Bu olayın ardından çok büyük miktarda enerji açığa çıkar. Atom bombaları patlatıldığında ortaya çıkan enerji adeta bu enerjinin yanında sönük kalır diyebiliriz. Kısaca güneşte gerçekleşen olay aslında yanıcı bir maddenin oksijenle tepkimeye girmesi değildir. Çok daha dehşet verici çok daha büyük bir tepkimedir ve bu tepkime nükleer tepkimedir. Bu tepkime de anlayacağınız üzere gerçekleşmek için oksijene ihtiyaç duymaz. 


  Güneşin çekirdeğinde Hidrojenler birleşirler ve bu birleşmeler sonucunda ortaya yeni bir element olan Helyum çıkar. Evet! Evrenimizdeki helyumun oluşmasında bu olayın yani yıldızların büyük payı vardır. 

 

  Peki bu kadar büyük enerji ortaya nasıl çıkıyor. Şu şekilde ortaya çıkıyor. Diyelim ki  bir tane hidrojenin kütlesi 2 birim. Bizim açıklamamızda iki tane hidrojen birleşiyordu. 

Yani birleşme sonucunda 2 birim kütle + 2 birim kütle = 4 birim kütle olması gerek mantıken. Fakat gel gör ki o iş öyle olmuyor. 

2 birim kütleli bir hidrojen 2 birim kütleli bir hidrojenle birleşiyor ve ortaya 3 birim kütleli yeni bir element olan helyum çıkıyor. Ama iyi de nasıl olur? Yoksa matematik hatalı mı? Hayır tabiki hatalı falan değil, o kayıp olan 1 birim kütle enerjiye dönüşüyor. Düşünün: Sadece iki tane atomun hatta en ama en küçük atomun birleşmesinden ortaya çıkan enerjiyi. İşte nükleer füzyon enerjisi bu kadar büyük. 

Zaten Einstein de o enerjiyi formülize etmiş ve bizlere E=mc² olarak göstermişti. 

 

  Bu formüldeki E enerjiyi, m kütleyi c ise ışık hızını ifade ediyor. Diyelim ki Enerjiyi hesaplamak, bulmak istiyoruz. Kütleyi minimum alsak ve 1 kabul etsek bile ışık hızı saniyede 300.000 km bunun karesini aldığınızda 90.000.000.000 gibi bir sonuç çıkıyor. İşte 1 kg kütleye sahip cismin içinde barındırdığı enerji tam olarak bu kadar. 


  Kısaca güneş yanmıyor sadece nükleer tepkimeler sayesinde etrafa akla hayale sığmayacak düzeyde enerji saçıyor. Bunu yapabilmesi de tamamen yapısıyla alakalı yani çok büyük bir kütleye sahip olması ve bu kütlenin büyük çoğunluğunun hidrojenden oluşması. 


  Anlayacağınız Bilim insanları boşu boşuna demiyor futbol topu büyüklüğünde bir güneşimiz olsaydı tüm dünyanın toplam enerji ihtiyacını çok çok uzun yıllar karşılayabiliriz diye. 


  Umarım beğenmiş ve keyifle okumuşsunuzdur kendinize dikkat edin, yorumlarınızı esirgemeyin. Yeni yazılarda görüşmek üzere.




  

Yorumlar

  1. Aşırı iyi bir yazıydı. Kimya benim alanım olmasına rağmen Helyum elementinin oluşmasında güneşteki tepkimelerin etkisi olduğunu bilmiyordum. Yazıyı okurken aklıma 2025'te olması beklenen Güneş fırtınası geldi. Barış Özcan aracılığı ile haberim olmuştu bu durumdan. Şimdi yazını okuyunca o videoyu da tekrar izlemek istedim. Kalemine sağlık ✨

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bilmemekception

Alışmışız. Neye alışmışız? Düz görmeye. Yüzeysel ve sığ görmeye alışmışız. Tıpkı sigara içmeye, şeker kullanmaya veya sabah kahvaltı yaparken haber izlemeye alışmak gibi. Bu alışkanlıkların bazılarından kurtulmak kolay bazılarından zor. Eğer yeterince yapmazsanız bu aktiviteleri yapmanın artık aklınıza gelmediğini fark edeceksiniz. Yüzeysel veya sığ görmekten kurtulmak ise neredeyse imkansız. Çünkü bu durumda olan bir insan hangi durumda olduğunu bilmiyordur. Bilmemek ne kadar kötüyse bilmediğini bilmemek, hatta bilmediğini bilmediğini bilmemek; bilmemekception durumunda olmadığımızın hiçbir kanıtı yok. Tanrı bile bilmediği bir şey olup olmadığını bilemez. Tanrının olup olmadığını bilmiyoruz fakat biz varız. Bizim durumuzu açıklayan çok sevdiğim bir alegori var. Hiç yağmur yağarken evinize yürüdünüz mü? Peki yere bakarak yürüdünüz mü? O şeye dikkat ettiniz mi? Evet su birikintisine. İşte sonraki sefer o su birikintisine daha dikkatli bakın. Çünkü o çok ilginç bir düşünceye sahip...

Rosen 3 : Kapı

III Kapı   10 Haziran 1939... Bu nasıl olabilirdi. Nasıl olabilirdi böyle bir şey aklım almıyordu. Etrafımda gördüğüm her şey son derece gerçekçiydi ve bu beni daha fazla korkutuyordu. Delirmekten ve bunun farkında olmamaktan gerçek bir rüyada hapsolmaktan korkuyordum ve şu an bu korkuyu yaşıyordum. Buraya nasıl geldiğimi düşünmeye çalıştım? Ne olmuştu? En son hatırladığım şey ışıktı. Beyaz her yeri kaplayan bir ışık. Sonra film kopmuştu. Ve kendimi biraz yürüdükten sonra burada bulmuştum. Acaba bir şekilde zamanda yolculuk yapmış olabilir miydim? Yaptıysam bile bu nasıl olmuştu. Uçağın hızı mıydı acaba? Çok saçma bir düşünceydi bu. Pilotluk yaptığım uçak normal bir savaş jetiydi o tarz bir aletle dünya standartlarında çok kısa sürede çok uzun yol alabilirsiniz belki ama zaman olayı bambaşka bir şeydir. Zamanda yolculuk için çok hızlı bir şekilde hareket etmek gerekir hatta o kadar hızlı etmek gerekir ki ışıktan bile hızlı olmak gerekir fakat bu durumda bile olacaklar kesin değil. ...

Androidler elektrikli koyun düşler mi? kısa değerlendirme

  Androidler elektrikli koyun düşler mi?  Bilim-kurgu seviyor musun, peki ya distopya seviyor musun? O zaman bu tarafa gel bu kitap tam sana göre.  Androidler elektrikli koyun düşler mi kitabı ciberpunk diyebileceğimiz katagoriye de giren bir kitap.  Öncelikle kitabın konusuna değineyim: Dünya bir nükleer savaş sonrası çok hasar almış haldedir. Hayvanların çoğunun soyu tükenmiştir, kalanlar da çok yüksek ücretle satılıyordur. İnsanlığın çoğu mars gibi farklı bir gezegene gitmiştir. Ayrıca bu gezegenlere gitmiş insanlara insansı robotlar hediye edilir. Fakat bu robotlardan bazıları efendilerini öldürüp kaçarlar ve dünyaya gelirler. Baş karakterimiz Rick de bu robotları yakalayıp emekli ederek(öldüren) para kazanan bir ödül avcısıdır ve en büyük hayali de çatısındaki elektrikli koyunun yerine gerçek bir koyun almaktır fakat koyunlar çok pahalıdır.    Kitabın akıcılığından bahsetmek istiyorum: kitabı eline aldığın zaman bırakamayacaksın. çünkü kitap olduk...